May 28, 2010

ikarus beni basarsa

ayranım yok içmeye ama zeynep'ten bildiğimden beri illaki bi sennheiser kulaklığım var.
hoparlör niyetine kullanılabileceğin dandik ama güzel px 100 ile başladığım yolculuğum, px 200 ile devam etti. bu px 200 dışarıya hiç ses vermez, dışarıdan da sana ses vermez bir kulaklık. nasıl bir meretse ama bozuluyor mütemadiyen. kendiminki bozuldu, hediye aldığım bozuldu. ama gönül ferman dinlemiyor, uzun süreli ilişki kolay bitirilemiyor.

şimdi bir px 200 - II var, hediye. kulağına taktığında müzik olmasa bile dış dünyayla ilişkin kesiliyor. o derece. hani kulağında kulaklık varken konuşunca bağırırsın ya o halleri düşün. ama çok da düşünmeye gerek yok çünkü bundan bahsetmicem. ama birine kısık sesle beyinsiz misin diye soracağıdım bir keresinde, sadece soracaktım, ama amacını aştı. sırf bu kulaklık yüzünden.
ben bu kulaklığımı takıyorum toplu taşımada sokakta yol alıyorum, karşıdan karşıya geçerken kulaklığı çıkarıyorum sakata gelmeyeyim diye. burdan yeterli hissiyatı verdim sanıyorum.

ama bu ikarus otobüsler var ya. inanılmazlar. zaten bu otobüslere denk gelirsen birincisi binmiyorsun. problemde burada yarısını kaybettiğimiz bir örneklem kümemiz var evet.
binmek durumundaysan "zaten şuracıkta ineceğim" diye, ayakta durabilirsen plaketi hakediyorsun, "istanbul gazisi" yazılı.
telefon çalarsa açmadığın bir otobüs bu eski ikaruslar. sesini duyurabilirsin belki ama duymanın imkanı yok. iki kişi binince konuşamıyoruz. gizli saklı kalmadı.
bu kulaklığı takıyorum, üstüne son ses rok bir müzik açıyorum yine de bana mısın demiyor. bu nasıl bir otobüs?! iett'nin diskosu mu bu? [askere gitmeyen sizler için açılımını veriyorum: disiplin koğuşu] suç işleyen şoförler bu otobüslere mi sürülüyor?
bu otobüslerden beşiktaş, kabataş çevresinde çok varmış, benim eskiden bunlarla çok işim olmazdı. uzaktan selamlaşırdık. o zamanlar iett'den ve şoförlerinden nefret ederdim. akbilden fazla para alıyorlar diye tiksinirdim. şimdi o otobüsteki şoförlere akbilim varsa bile akbil bastırıp 20 kuruş fazla veresim geliyor. bu nasıl bir acıdır? aihm'ye başvurun diyeceğim sıradakine. ama rejimdeyim yürüyorum.
sevdiceğin grubu sakin'in bi şarkısı var, "ikarus başarsa". ben bu şarkının adını çok yakın tarihe kadar "ikarus basarsa" olarak bildim. ne biçim groupieyim ben de bilmiyorum.
mevzum aslında bu değil ama benim otobüs sandığım ama alakası olmayan şu şarkıyı dinleyin de şimdi ikarus'ta olup müziğini duymayan gençleri düşünün, şükredin.
Ikarus Başarsa by Sakin
Download now or
listen on posterous
02 Ikarus Başarsa.mp3 (4943 KB)

Posted via email from enola is seriously gay

May 26, 2010

türksem günahım ne?

şimdi bir şeyin önce hakkını yiycem sonra toparlicam:

zannettim ki geçtiğimiz cumartesi gecesi istanbul'da daha önce görmediğimiz bir kamusal alan etkinliği olacak.

eminönü'ye kurulan ses pavyonu açılışında sigur ros'tan jonsi şahsımın en çok ilgisini çekmek suretiyle lee ranaldo ve cevdet erek'in performansıyla açık havada bir etkinlik olacak diye bildim.

pavyon lafına memleketçe başka türlü alışmışsak da mimarlar olarak aşinayız, öğrenciliğin ilk senesinde, hoca derste küfretmiş gibi bir sırıtıyorsak da mimar olana kadar cümle içinde yeterince kullanmışızdır. yapı ölçeğinde bir tasarımcının elinden çıkan ve başka isim koyamadığımız her şeye biz mimarlar pavyon diyoruz. ülkece de expo'lardaki türk pavyonlarından kulağımıza garip tınımıyor. hayır vazgeçtim hala pavyon deyince bir hoş oluyorum evet.

ülkenin en güzel ama en kötü kullanılan alanlarının birinde bir modern tasarım olduğunu bilmek bile heyecan verici. bir de açılışında halk konseri niyetine haluk levent olmadığını düşününce tadından yenmez diye düşünüyorsun.

gitmemizin hemen öncesinde havanın bozması bana "eh alışmadık götte don durmuyor." dedirtti. çok kalabalık olacağını beklerken iyice duyurulmamış olması da yine şaşırtmadı. şartlar önyargıyla kurulmuş durumdaydı evet.

havanın muhalefet etmesine rağmen kendimi ilk buluşmaya gider gibi hissetmiştim. avrupai bir etkinlik, enstelasyon, yerleştirme bizi bekliyordu. bana bunu hissettiren bir de hıdırellez var keza. gerisi boş. ellerinde şarap kadehi, ıhım ıhım gezinmeler değil bir sokak etkinliğiydi ne de olsa.

gittiğimizde ise tabii ki gördük her açık hava etkinliğini 23 nisan seremonisi tadına çevirmek için muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki o zevksiz kanda mevcut. ortam resmen skandal. "pavyon" bütün güzelliğiyle bir tarafta duruyor. içine girilmesin diye bir tarafından sınır çekilmiş, diğer tarafından yine sınır çekilen bir tören alanı. ne dediğini "rabbime şükür" duymadığımız tören lafları. bir köşede açık havada kokteyl, bir tarafa doğru açık havada mobilya dükkanı gibi beyaz beyaz koltuklar. entel vatandaş içerde ayakta, halk dışarda, arada bir şerit. içeride köfte veriliyormuş kokteyl alanında. evet bildiğin köfte.

tabii ki müze kent eminönü kapatılan dükkanlarlarıyla günü tamamlarken etrafta hayat belirtisi sadece hamdi restoran. içki almak için uzaman, çöpünü atman için ya insanlığından ya da bir süreliğine arkadaşlarından vazgeçmen gerekiyor.

bir süre sonra sınırlar kalktı, fatih'in büyük belediye başkanı ve türevleri yok oldu. sanırım yağmurun yağmasının önemli bi sebebi buydu. yağmur programı alt üst etmişti, cevdet erek başladı. pek bir şey duymadık. 40 olduğu söylenen hoparlörlerin üçü beşi belki çalışıyordu. sonra birden daha yüksek sesli bir drum'n bass duyduk. ne neydi anlamadık. ama hepimiz ıslak sigur ros'u tanıyabilecek güçteydik. jonsi ve özür dilerim diğerinden sahnedeyken daha da cozutan yağmur ortamı resmen temizledi. gerisini ben bilmiyorum. yağmur altında bir tarafta bence sigur ros, diğer tarafta pavyonla ilk defa bir düzlüğü meydan gibi kullandık sanırım.

böylesi bir etkinliği bile 23 nisan törenine çeviren belediye, özellikle fatih belediye başkanı mustafa demir, aynaya bakınca kendinde ne görüyor belli değil. asla çözemeyiz. bu zihniyetten bir gün kurtulur muyuz muamma. bizim ülkeden cacık mı olmaz, orda ben olsam benim de yapacağım bu mu olur, benim de kanımda zevksizlik mi var çok merak ediyorum.

çok ilginçti gerçekten. aynı etkinlik sanki iki farklı olaydı. "vay be teknolojiye bak sabah bağcılar'daydım, şimdi paris'teyiz." dersin ya işte öyle bir şey.

bitmişiz biz. başlar mıyız acaba?

Posted via email from enola is seriously gay

May 21, 2010

yüzsüzlüğün farkında mısınız?

"maden kazalarinda ki masum insanlar icin aglayamadigim an insanligimdan suphe etmeye baslayacagim insanin ici titriyor dusununce."
artık yeter ulan diyeceğim bir anda bunu diyeni de gördüm.
noktası virgülü yok. "ki" ayrı. şair burada demek istiyor ki: insanım, ağlamak istiyorum ve ağlayabiliyorum, benim gibi ağlamak isteyip de ağlamayanın insanlığından şüphe ediyorum.
konumuz bu insan değil, hedef göstermek istemiyorum. ama bunu yazanın diğer yazılarına baktım, üç beş sayfada asla toplum, siyaset, ilim, bilim yok.
facebook'tan twitter'dan memleket kurtaranlara sinir olan bir kısım insan var biliyorum.
onlar bu insanlardan politik olduğu için hoşlanmıyor, diğerleri de onlardan apolitik oldukları için.
ben bu medyaların varlığından memnunum. çünkü çevremdeki insanların takip ettiği gündemle, basındaki gündem arasında ciddi bir uçurum vardı uzun zaman. şimdi ise yakınsıyor, onlar insanların konuştuklarından bahsetmek zorunda kaldılar. eskiden basında abartılması gerekenler haber bile olamazken şimdilerde ise artık herkes biraz daha özgür.
bu ortamda insanların söz söyleme, serzenme hakları da baki. ağlama da.
maden kazasına sevinen manyak aramızda herhalde yoktur. ama herkesin ne kadar üzüldüğünü göstermeye çalıştığı bir kirlilik var şu an ortamda. gördüğü anda ah dediğine ağıtlar yakıp arkasını döndüğünde unutanın ağıtı bu diğerlerine karışan.
bu ilk maden kazası mı? bu senenin ilki bile değil. ağlayanlar, ağlamayanın insanlığından şüphe edenler kaç madencinin ölmeden önce sıkıntılarına üzüldü, kaçı bi madenci çocuğuna burs verdi? her seferinde of dediğim ve ardından unuttuğum için, bu kazayı da saçma salak bir facebook statüsünde gördüğüm için. siz neden utanmıyorsunuz?
buradaki muabbet "cat giyen solcularla eşdeğer değil." her üzülene de gitmiyor bu laf.
öldükten sonra kıymeti bilinenlerde sanatçılardan önce madenciler geliyorlar artık şu an sanırım.
hele ki asıl medyadakiler. şimdi, 30 işçi önce göçük altındayken, ardından ölünce hükümete, sisteme, rte'nin sözlerine saydırmayı muhalefet mi sanıyorsunuz? bizim zamanımızda araştırmacı gazeteciler vardı, milletin derdinden bahsedilirdi. ölmeden.
şimdi ise gözü olan ağlıyor, ağzı olan konuşuyor.
al ben de yorumluyorum durumu, "atın ölümü arpadan olur" dedi adam, üzerine de "sen kadere inanmıyosan ben napayım" dedi.

mesajımı verdim, karmayı bekliyorum.

May 15, 2010

tarihi tekerrür

radikal'de bir haber okudum. sözde istanbul büyükşehir belediye başkanı kadir topbaş'ın yeğeni çırağan caddesi'nde gezerken önünde görünce iki yaya görünce panikleyerek gaz yerine frene basmış.
radikal türkçesinden anlamaya çalıştığım kadarıyla yaralılardan biri iyi durumda, biri ise hala hastanede. aynı gün hastaneden çıkan bir yaralı nasıl ağır oluyor, burda takılıp vakit kaybetmemek lazım tabii.
hiç tanımadığım bir insan evladını bir anlık dalgınlığı yüzünden sırf birinin yeğeni olduğu için gereğinden fazla harcamak istemiyorum. herkesten daha fazla üzüldüğü kesin. ama keşke trafikte olmaması gereken bir insan olduğunu bilseymiş.
bu bana şunu hatırlattı:
tayyip erdoğan'ın belediye başkanlığı döneminde oğlu burak erdoğan, 1998'de aşırı hızlı gittiği aracıyla sanatçı Sevim Tanürek'i ağır yaralamıştı. Tanürek hastanede yaşamını kaybetmişti. O zamanlar böyle bir şeyin olduğunu hatırlıyorum hayal meyal. konuyla ilgili iddia şu:
Mezkur kazadan sonra basında, belediye arazözlerinin* kaza mahalline gelip caddeyi baştan asağı yıkayarak 35 metrelik fren izini tamamen sildikleri, olayın cezai yönünün vehametinin azaltılması amacıyla Burak Erdoğan'a kazadan sonra üç ay öncesine tarihli ehliyet tanzim edildiği, maktulun yakınlarının azarlandığı ve zaman içinde konuyu takip etmekten vazgeçmek zorunda bırakıldıkları, görgü tanıklarının ürkütüldüğü iddiaları gündeme gelmiştir.
*arazöz de yol yıkama aracıymış.
önceden suçlamamak lazım evet, ne olacağını ilerde bilebileriz. ama memleketçe balık hafızalı da olsak bu filmi görmüştük biz.
bu durumda meslektaşıma ne öğüt vereceğimi buldum:

bu "bu bir işaret!" benzerlik kadir topbaş'a gazı vermeli. belki şimdi mesleki deformasyona uğramış, hiç bir duruşu olmayan belediye başkanı gibi davranmak yerine rte'nin zamanında yaptığı gibi "üçüncü köprü cinayettir." gibi güçlü beyanlarda bulunsa ilerde yurdumuza başbakan hatta rte'den farklı olarak aldığı eşsiz eğitimiyle cumhurbaşkanı bile olabilir.

May 13, 2010

bi pucca var bildin mi?

bi pucca* var, kuvvetle muhtemel bunu okuyan herkes bir yerden duydu. ben çok geç duymamla beraber, ondan sonra gelenlerin "vaaay ne komik yaee" olduğunu sandığım bi dönem geçirdim aslında. bu fırat dili onda da mevcut misal, sen ben gibi insan.

sonra bir de gördüm ki böyle bir insan varmış, insan değilmiş. muhtemelen benim "çakmış yae" dediklerimin çoğu "ben daha iyisini yaparım" diye yola çıktı. bir çoğu bunu düşünmekte haklı olabilir. ama başardıkları anlamına gelmez.

biten ilişkiden sonra geçirilen bir süreç var. bunu sex and the city açık etti galiba ama böyle bi gerçek var. ilk bundan bahsettiği yazıyı göndereden handan'dan öğrendim kim olduğunu. kim olduğunu ve gizli celebrity olduğunu bilmediğimden yorum yaptım bi de mal gibi, ardımdan bir de baktım paso mail geliyor, "^^^^sekerkiz^^^^ bilmem ne yazısına yorum yaptı" gibisinden.. "ay canım çok komiksin, burcucum çok güzel çıkmışsın" gibi. uzaktan izlemeli evet.

pucca hikayesini başından beri takip etmediğim içün yazdıklarını ardışık olarak bilemedim kim idüğü belirsiz kızın kadının. okuduğum günler yolda "belki de budur" diye ona buna pucca muamelesi yapıp kafamda efsaneleştiriyorum, sonra silkelenip kendime geliyorum.
şimdi de kitap çıkarıyormuş, bence keşfetmeyi hakedilesi bir tarzı var. sürükleme konusunda tek artısı (şekille +) yaşadıkları ve başına gelenler değil. keza o kadar manyakla herkes karşılaşıyor. ya da o kadar dedikodu herkeste var. evet kim olduğunu açıklamamasının verdiği bir artısı (şekli bildin) daha var.
kitabı yazmasından basılmasına kadar geçen sürenin onun yazdığı süreden daha uzun olacağını tahmin ediyorum keza ben böyle boktan bir Türkçe okumadım. görmedim değil ama okumadım. sümüğünü atmazsın bir Türkçe'ye, o kadar yazım yanlışına rağmen öyle bir yazıyo ki daha bitişik yazdığı "de"ye küfredemeden yazı bitiyor. nasıl bir metin yazarı olabiliyor diye düşünür insan ama kimler oluyor o nasıl olmasın?
insanlar bence tam bu anlattıklarım yüzünden onun gibi bir blog yazabileceğini düşünüyor, bazısı samimiyet, bazısı cinsellik kullanarak ama bi taraftaki sürükleyici olmakta tıkanıyor, diğeri belki eğlenceli bir şeyler yaşamada, öbürü belki sosyal olduğundan "hoho yazmakla mı uğraşıcak" noktasında.. ama zaten geriye kalan adını veren izleyici, ne kadar kasmasa (bi bir çoğunu şu maddede eledik) illa ki bir noktada karizmayı sabitlemek zorunda kalıyor, herkesin inebileceği bir nokta var.

o kadar okudum gıkım çıkmadı, bir gün sevgilisi çotank diye evlenme teklif etti ağladı zırladı diye o noktada "yalan yaee bu" dedim. gerçekmiş ya içten içe kendim kendime kazıklanmamışım ya ona seviniyorum.

kitabı çıksın, ilk gün bitiririm. net. hatta gelsin ben ayırayım "de"lerini.

*bilmeyen antin kuntin, mimar, tasarımcı arkadaşlarıma gelsin.

May 12, 2010

yayalar da arabalara çarpsa ya

bi insanın görgüsü, kültürü araba başındaki halinden belli oluyor, net.
yaya geçidinde sana yol vermeyenleri bir bir tokatlamak, gündelik sinirini çıkarmak bir yana zaten bazen bilerek dalıyorum yola sırf küfredip rahatlamak için. bunlardan daha sinir olduğum ama geç geç yapanlar. ben o yolu almam. sen geç lan, koyun mu güdüyosun kro? kadınlar yapınca zaten daha da sinir oluyorum. onu neden yapıyolar ben biliyorum.
kadınlar. asıl bahsetmek istediğim kadınlar zaten. trafiğin erkekleri çok geniş bir küme. içinden çıkamam..
kadınlar arabada yol verme olayını kavrayamadığı gibi asla da kavramicak. "ben arabadayım o yaya, bu yaya geçidi yol onun, yol vermeliyim" önermesini asla anlamicak.
keza bir erkekin yolunun önüne çıkarsan, erkeklere noluyo bilmem ama dişiyseniz "recep nooluyaeaea yağeanim ivedik" bi adam değilse zaten ya yavşaklığından ya babacanlığından ya da jantiliğinden yol veriyor. işte görgüsüne göre ya eliyle "geç geç" yapıyor, ya da "buyrun bayan burdan salının" diyor, kalbimizi kazanıyor.
kadınlar zaten muhtemelen hayatlarında erkeklere yol vermiyorlardır.
kadın kadına da yol vermiyor, çünkü düz mantık olaya hakim oluyor ve "ben kadınım, o kadın, ben niye yol veriyorum?" diyor kesin.
bir de bunun aslında yol vermek isteyeni ama dursa kalkamayacakları var. o suratından anlıyosun, dudakları büzüyor, gözleriyle özür diliyor senden. ya da asabiyet yapıyor: "duuur, şimdi beni durmak zorunda bırakacaksın, nasıl kalkıyor bu araba sen biliyor musun?" dercesine bi yüzsüzlük. arabayı kullanmayı bilmeyenin trafikte, içmeyi bilmeyenin barda işi ne?
arada bi grup var var tabi yol veriyor ama uzaktan bir yavaşlıyor, sen anlamıyosun yol mu veriyor, napıyor.. "koş koş istop etcem." dercesine "geç geç" yapıyor işte. ona bas tokadı oluyor ama sonradan da işte büyük konuşmamak lazım. yazık.
editörün notu geliyor..
şunu unuttum dostlar: çekarabanı

May 11, 2010

twittering

öyle adamlar düşünün, televizyona çıkıyor olanı biteni anlatıyor. genel kültür, kültür sanat, sanat sepet, sepet politika, politika ne verdiyse.. iyi kanallarda, eli yüzü düzgün insanlar bunlar. ne hoş adam diyorsun. sanıyorsun ki bütün programı o yapıyor, kameraya bile o çekiyor. vay anasını diyorsun, ne başarılı, ne akıllı siyasetten kültür sanattan anlıyor.

ama özüne inmiyorsun. ne okumuş, boş zamanlarında ne konuşur, siyasetse konuştuğu siyaset dışı, kültürse dediği kültür dışı ne diyor bilemiyosun. hatta o kültürün neresinde bilemezsin çünkü görüş bildirmez, soruyu sorar, gündemi takip eder, gündem pek yaratmaz. alınca karşısına bir politikacı, bir yönetmen, bir sanatçı hele de senin sevdiğinse kanka sanıyorsun o adamı, bizdendir diyosun. bizdendir sanıyosun. sen ben gibi bir insan. iyi okullarda okudu, iyi müzikler dinler, arada senin ya da bi çok arkadaşının olduğu gibi bi farkı var sanıyosun.

öbür tarafta ama kanka olmayanı var, bi gazetede çıkıyo gazete yazıyo, zaten pek sevmezsin. ama işini iyi yapıyorsa kafası çalışıyordur diyosun. sanıyosun ki dönektir falan, seninle aynı şekilde büyümemiştir, olsundur varsındır. görüş bildirir ama işi gereğidir, siyasettir dediği işini bilir. zaten okumazsın da bilmezsin de ilgilenmezsin de..
bu ilk gruptaki adamlar senelerdir aslında ne demek istedi pek kimse sormadı. yaptığı işi iyi yapan temiz çocuklar olarak bilindi. antin kuntin konulardan başka konularda hiç özlerine inmediler. özel hayatlarından kendileri sen ben gibi bahsetmediler. sokakta el sallayanları, fotoğraf çektirmek isteyenleri, uzaktan bakıp tanıdığını belli edenleri oldu. ama popstar da değillerdi, imza günleri olmadı, albümleri yoktu ve satmadı, kitapları satmadı, dergileri satmadı, konserlerinde izdiham yaratan olmadı. sadece bilindiler bunu bildiler.
karikatüristler misal zaten hep kendiydi, komiklerdi hala komikler; zekilerdi hala zekiler. anlıyosun ki hep öyleler ama televizyon insanları, bi role bürünenleri ya da sadece işinden konuşan ayrı.

onlara ünlü olduklarını biz misal belli etmedik. aramızda uuu mirgün cabas mı onun adı evet güzel adam dedik ama sokakta görsek çaktırmadık. cüneyt özdemir hele nasıl da bişey sanardım yarebbi zamanında. izlerdim de. ama evimin önünden geçti burak kut'la bakmadım bile (nası bi dörtlüydü onu da anlamadım), coolluğumdan ödün vermedim. ama bişey sandığım için twitter'da takip ettim misal. sonra -burada şair kendinden metafor olarak bahsediyor- işte bu adamlar ilk defa ünlü olduklarını hissettiler. hayranlarımız varmış dediler. cüneyt özdemir ne yazmış diye okurdum twitter'dan. takip ettiğim gün ne yaptıysa hatırlamıyorum bu ne lan efektiyle bıraktım.

twitter bu adamların senin benim dilinde konuştuğu yer oldu ve hazır olmayan repliklerde ne kadar boşlarmış onu anlamanın da ötesinde bir saçmalık var ortada.

ünlü olmak bilim adamı olmak gibi bir hal aldı ve sanki kendi iq seviyelerindeki insanlar aralarında go oynuyorlar. onlardan olmayan manyaklar da yani halk da her seferinde bir hamle söyleyip gözlerine girmeye çalışıyor. bu adamlar da her seferinde daha bir şişiyor, önündeki oyuna bakıyor.

hele ahmet hakan. ben dincilikten entelliğe geçiş zamanını kaçırmışım zaten, bi baktım adam senden benden sosyal demokrat. okusan öyle sanarsın. dincileri sevmeyen ben zaten tümden varıp haz etmeyebilirdim ve etmeyebildim. yine de akıllı bi adam sanardım. zaten varlığını bile unutmuşum.
bu insanlar interneti sen ben gibi kullanmadılar. muhtemelen çok da kullanmadılar. mail alıp vermeye belki 2 sene önce başladılar. download yabmadılar. dnr'da ne varsa izlediler. sinemaya gittiler. blog yazmadılar. bizim gibi kamusal saçmalamadılar. eli yüzü düzgün adamlardı. ortalama eğitim, bizden bi kuşak büyükler, bizim gibi internetle büyümediler. bizim gibi her komünite sitesine ilk gününden atlamadılar, zaten muhtemelen bilmediler. ilk defa gizlenmediler ama zaten twitter'a da kaç sene sonra hücum ettiler. taksiden, iki lokma arasından, canlı yayından, meclisten iphone, blackberryleriyle..

bu da onlara gelsin. hep kullanmak istedim.

twitter'da ilk defa büyü bozuldu. sevmediğin ama akıllı sandığın, çok akıllı olmasa da biliyor sandığın kralların çıplak kaldığı yer twitter. ama büyünün bozulduğunu anlamıyolar. çünkü hala bir grup insan hala oyunlarını izlemek için etraflarında toplanıp, arada laf yetiştirmeye devam ediyor. o grup insan niye anlamıyo işte ben ordayım. benim açımdan bakınca bi çok arkadaşımdan daha salak, daha cahil olduğunu bildim çoğunun. ferzan özpetek'le ikili çalıma giren adamın senden daha üstün bir film kültürü var sanıyor olmaya devam etmek isterdim. boş oluşunun yanısıra o kadar da naif olup lisede dinlediğimiz müziğe hayran olmasaydı keşke.

naif sandıklarının şımarık, kültürlü sandıklarının kro, olgun sandıklarının ergenlikte olduğunu bildiğin başka bi yer var mı bildiğin?

iclal aydın küçük değildir ahmet hakan aslında tek demek istediğim, yoksa bu adamların follower sayılarıyla mastürbasyon yapıyor olmaları değil. mi ki?

sandıkta batsınlar.

May 5, 2010

sırf allah korkusundan

May 2, 2010

A [single (family house)] man

Biraz önce "A Single Man" izledim. Bence magazin kültürüm olmadığı için pek de geriden gelen bir film ve hatta müzik kültürüm, olmayan da moda kültürüm var. Ama Colin Firth ve bir çok romantik komik İngiliz'i kaçırmam. A Single Man'i Colin Firth oynadığı için izledim. Oscar'ı da kaçırdığım için film başlayana kadar ne yönetmeninin adını ne de yönetmeninin kim olduğunu bilmedim (Bence evet bu ikisi ayrı şeyler).

A Single Man, ilk dakikasından bir tasarımcının elinden çıktığını bağıran bir film. Düzen konusunda bütün filme bahşedilmiş bir takıntı söz konusu. Simetri de diyebiliriz burada bir yerde.

Film, 60'lar sergisi demek en güzeli değil ama aklıma ilk geleni. 60'lardan envai çeşit tasarılmış obje görmek mümkün.

Ama beni ilk sahnesinden doğru derinden etkileyen John Lautner'in tasarımı olan ev. Benim terbiyesizliğin John Lautner'i tanımıyordum, binasını bilmişsem de. Çok merak ettiğim için kendime verdiğim film arasında buldum evi, mimarını ve fotoğraflarını. Ev 1949 yılında inşa edilmiş. Bu eve benden önce takılmış Apartment Therapy'nin de öğrendiği şu siteden öğrendim ki yaklaşık 1.5 milyon dolara satılık. Bu sitede de insan kendini kaptırır gider gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?

Fotoğraflar bence başarılı olmamakla beraber sanırım kızı olur, Judith Lautner'e ait.

Estetik olabilmek ve iyi bir senaryoyu birleştirmeyi beceremeyenlerin Türkiye'de yine de prim yaptığı şu günlerde A Single Man bence ders olarak alınmalı. O konuya sonra gelirim. Tom Ford'u jenerikte görünce maçı kaybettiğimi sandığım için kendisinden gıyabında özür diler, bundan sonraki uyarlamalarını dört gözle beklerim.

Şu an çok da ilgisi yokmuş gibi dursa da istersem bağlarım (Referans gerektiği takdirde verilecektir.) bir amaçla filmden gelsin:

"Fear, after all, is our real enemy. Fear is taking over our world. Fear is being used as a tool of manipulation in our society. It's how politicians peddle policy and how Madison Avenue sells us things that we don't need. Think about it. Fear that we're going to be attacked, fear that there are communists lurking around every corner, fear that some little Caribbean country that doesn't believe in our way of lifeposes a threat to us."

Magazin boyutu: Gaylerin kendi aralarında şıpdadanak birbirini anlamaları doğru mu? Filmlerde yanlış ata oynayanını pek görmedim sanırım. Gerçekte de olmuyor mu? Yoksa film hilesi mi?

Posted via email from enola is seriously gay

May 1, 2010

havadan sudan

istanbul dün itibariyle, güneşin yaz gibi ısıtması, gitmediği noktada pasif kalması; evinden kalın çıkıp bir terleyip bir üşüyeni de ince çıkıp aynını yaşayıp üzerine bir de akşam bi tarafı donanı da hasta etti kuvvetle muhtemel.

pantalon giyen kısa çorabıyla boşluktan, etek/şort giyen alttan, tshirt giyen göbekten, dekolte giyen böyründen ve nicesi nice yerinden yedi soğuğu.
cümlenize geçmiş olsun ya şehr-i istanbul. havaya karar veren melek yüzlü şeytan, sana da bravo. lisede dersi önemsenmediğin için kastıran hocalar, ya da ilgi çekmek için şiddete başvuran gençler gibisin tam diyemiyorum ama dilimin ucunda.

görseli burdan çaktım.

Harry Connick Jr.


Bu meğersem ek iş olarak aktörlük yapan adamcağızı PS. I Love You'da tanıdım ilk olarak. Pek tanımamışım. Ardından romantik komedik bir insan olarak, Bridget Jones gibi olur hissiyatıyla izlediğim Renée Zellweger filmleri denemelerimden olan New in Town'da izledim. "Bizim çocuk sonunda esas oğlan oluvermiş." dedim. Ne haddimeymiş.

Beni Lale sanan İKSV mailler atıp duruyor. "Kültür var şehrimizde." diye elimizin gidip de unsubscribe olamadığımız mailinglerden evet. Mailde şu yukardaki fotoğrafa görünce, önce nerden tanıdığımı anımsayamadım. Sonra ihtimal vermedim, ne kadar benzediğini düşündüm. Sonra maili okuyunca kendisinin "Aktör, müzisyen..." diye anlatıldığını görünce bir irkildim. Sonra google haliyle.

Aslında bir çok filmde görüp, adını bilmediğimiz insanlar vardır ya, bazen bizim cahilliğimizden, bazen onların şanssızlığından.. Hani bazen şimdi sevdiğimiz oyuncular, bir zamanlar için öyledir ya onun gibi.. Belki sizin için de öyledir bu harry connick. Jr bir de. Ceyar.

Posted via email from enola is seriously gay

Magazin boyutu:

Doktorlar dizisinde oynayan bi şarkıcı var idi. Belki hala vardır. Ben o adamın aktör olduğunu sanıyordum. Gördüğümde "Hande dizideki adam şarkı söylüyor." demiştim. Onu unutmayalım istedim, seneler sonra buraya baktığımızda.