giriş: urban age ödülü'nün verilmesinin akabisinde yapılan konferanslar esma sultan'da idi.
gelişme 1 : kocamanın bir alan ve sağ sol cam iken konuşmalar pek duyulmuyordu, simultane tercüme de vardı olmasına da bi yandan da yediremiyosun bilio musun?
almıyosun o zamazingodan, ikinci güne kulaklıkla ve sir riçi ile başladım, sor anlatayım. zaten çeviren de mimar mı şehirci mi ne bilcek ki diosun içten içe. tek kulağımla check ettim do you know? bence zaten kimse yediremiyodu o yüzden ingilizce biliorum diye geçinenler konferanslardan daha az anlayan kesim. ya da önde oturmanın tek amacı ekranda görünmek değilmiş.
gavurlar da sadece türkleri ve çoğunlukla "8 km metro yaptık, 1er km kıçına ve başına ekledik. boncuk olsun diye onu da inmeli binmeli yaptık" laflarını anlamıştır. türkçe konuşanları ben de çok kotarmış değilim. arada bi "bakayım çeviri nasılmış? hmm iyiymiş.." sürelerinde yeryüzündeki cenneti de hissetmedim değil. dedim eve gidince internetten bulur okurum ama bu kadar adamı bi arada bulamam, karizmayı dinç tutmak gerek.
bunları derken ne derece ciddiyim bazem ben de bilmiyorum tabi. hala karizma derdindeyim gördüng.
gelişme 2 : sunumların çoğu çok faraziydi. zaten öyle olmalıydı zannımca. fikirler, tezler, hipotezler, kavramlar, ideolojiler, terimler vs vs.
ilhan tekeli bu noktada çaktı soruyu "whether bu teoriler yeterli ya da başarılı oldu mu?" hal böyleyken herkes hayatından pek mutlu duruyordu. çünkü iyiydi de hani. ama sonunda (lafın gelişi sonu) bi adam çıktı ki enrique penalosa, politik edasıyla ve bilgisiyle ve ispanyol aksanlı bas sesiyle yaptıklarından ve ettiklerinden ve istanbul için yapılabileceklerden bahsetti ve herkesi mest etti ki o noktada rahatladım.
ben daha bişey demiyorum.
çok boş bi insanım, bütün bunlardan esma sultan'da evlenilir sonuçuna vardım.
not: penalosa'dan ilerde bahsedeceğim gibi istiyorum.
11/21/2009
11/20/2009
11/11/2009
aşkın 400 günü
blair witch project izleyip "yek yeaaaaa" diyip çıktığımın akşamını takip eden bir ay boyunca, ışığı kapayıp yatağa fırlayarak yatmam, "abla bişey dicem yahu" bahaneleriyle bişey diyip "neyse ışığı kapasana" diyip uyumalarım sonunda anladım ki filme hakkını vermek gerekir, psikolojimi gerdi.
aşkın olur summer'ın olur 500 günü'nü izlerken de aynı hayal kırıklığına kare kare uğrarken, bitince de çok matah bulmamıştım esasen. ki bence bu hayal kırıklığının sebebi siz diğer izleyicilersiniz. ama ben de bi kaç zamandır hala tom için üzülüyosam bi bildiğim vardır dedim. zaten şarkıyı taktı dilime. o kadar da sevmiyodum ki.
birazdan diyeceğim şeyler hatta dediğim şeyler bile bence filmi izlemediyseniz spoil eder.

filmi izlerken, çocuğun aşık tavrı, kızın "takılıyoruz" tavrı beni delirtmedi, hayranım öyle kızlara varsa. ama ben görmedim. gördüysem de onlar dürüst olmadıklarından inanmadım. evet benim böyle bi sorunum var. like user said "ben onlara üzülüyorum, mutsuz insanlar onlar".. konumuz onlar değil, ben de değilim.
filmi izlerken neden filmlerde bağlanmak istemeyen kadınları işliyorlar diye merak ettim. bence aslında bunlar erkek hareketleri. belki de yönetmenler de onlara hayran, ya da onlar da böyle kadınların olabileceğinden umutlu diye düşündüm.

çünkü bence filmin başında işlenen tom tam bir kadın, summer ise erkek. tom canı aşık olmak isteyip de karşısına çıkan ilk kahküllüye aşık olan, summer ise durumu değerlendiren, kendine çok aşık olununca "aman yahu" diye yengeçleyen bir erkek. olayın tersliğine takılmaktan da olayın içine girememiş olabilirim.
sonunda summer "ben erkek arkadaş istemiyorum.", "kimsenin sevgilisi olmak istemiyorum"larla mekandan uzaklaşırken, ben "öyle kız yok, hadi ordan" çığlıkları atıyordum içimden. ta ki summer ne zaman, terkettiği çocuğu partisine çağırıp, partide birilerine parmağındaki yüzüğü göstermeye başladı, film o anda beni kazandı. gerçek olana bağladı sonunda.

summer da aslında o olduğunu söylediği, olmadığı kızlardan değil. birinin sevgilisi değil, karısı olmaya hazır. erkeklerden farklı olarak, eğer bi kadın seni sevgilisi olarak istemiyosa, o kadın seni istemiyordur. ne derlerser desin "he may be bence hala ama she's not just that into you."

filmin sonunda bence sonu orası -yeni gelen kız çirkindi ben o yüzden hala tom için üzülüyorum- summer'ın dediği önemli; "i woke up one morning and I just knew... that i was never sure of with you." kavgada söylenmez o ayrı.
kilit nokta burası azizim. emin olmak. duruşundan, yürüyüşünden, konuşmasından.. en önemlisi geleceğinden.
o adam, çocuk yanındayken o kadar kolay yaklaşamasaydı bence biraz daha emin olabilirdi bence o ayrı.
summer, tom'un mimar olma ihtimalini sevdi. sürekli bunu hatırlamak istemesi ondan.
aşkın olur summer'ın olur 500 günü'nü izlerken de aynı hayal kırıklığına kare kare uğrarken, bitince de çok matah bulmamıştım esasen. ki bence bu hayal kırıklığının sebebi siz diğer izleyicilersiniz. ama ben de bi kaç zamandır hala tom için üzülüyosam bi bildiğim vardır dedim. zaten şarkıyı taktı dilime. o kadar da sevmiyodum ki.
birazdan diyeceğim şeyler hatta dediğim şeyler bile bence filmi izlemediyseniz spoil eder.

filmi izlerken, çocuğun aşık tavrı, kızın "takılıyoruz" tavrı beni delirtmedi, hayranım öyle kızlara varsa. ama ben görmedim. gördüysem de onlar dürüst olmadıklarından inanmadım. evet benim böyle bi sorunum var. like user said "ben onlara üzülüyorum, mutsuz insanlar onlar".. konumuz onlar değil, ben de değilim.
filmi izlerken neden filmlerde bağlanmak istemeyen kadınları işliyorlar diye merak ettim. bence aslında bunlar erkek hareketleri. belki de yönetmenler de onlara hayran, ya da onlar da böyle kadınların olabileceğinden umutlu diye düşündüm.

çünkü bence filmin başında işlenen tom tam bir kadın, summer ise erkek. tom canı aşık olmak isteyip de karşısına çıkan ilk kahküllüye aşık olan, summer ise durumu değerlendiren, kendine çok aşık olununca "aman yahu" diye yengeçleyen bir erkek. olayın tersliğine takılmaktan da olayın içine girememiş olabilirim.
sonunda summer "ben erkek arkadaş istemiyorum.", "kimsenin sevgilisi olmak istemiyorum"larla mekandan uzaklaşırken, ben "öyle kız yok, hadi ordan" çığlıkları atıyordum içimden. ta ki summer ne zaman, terkettiği çocuğu partisine çağırıp, partide birilerine parmağındaki yüzüğü göstermeye başladı, film o anda beni kazandı. gerçek olana bağladı sonunda.

summer da aslında o olduğunu söylediği, olmadığı kızlardan değil. birinin sevgilisi değil, karısı olmaya hazır. erkeklerden farklı olarak, eğer bi kadın seni sevgilisi olarak istemiyosa, o kadın seni istemiyordur. ne derlerser desin "he may be bence hala ama she's not just that into you."

filmin sonunda bence sonu orası -yeni gelen kız çirkindi ben o yüzden hala tom için üzülüyorum- summer'ın dediği önemli; "i woke up one morning and I just knew... that i was never sure of with you." kavgada söylenmez o ayrı.
kilit nokta burası azizim. emin olmak. duruşundan, yürüyüşünden, konuşmasından.. en önemlisi geleceğinden.
o adam, çocuk yanındayken o kadar kolay yaklaşamasaydı bence biraz daha emin olabilirdi bence o ayrı.
summer, tom'un mimar olma ihtimalini sevdi. sürekli bunu hatırlamak istemesi ondan.
11/10/2009
ni ahmet, ni mehmet
smiths de sevmem -"the"sını da koymam-, morrissey'i iki katı sevmem. son zamanlar tek bi şarkıya takık olarak ortalama bi smiths dinleyicisinden fazla smiths dinledim.- bu bilgiyi bizimle paylaştığın için teşekkür ederiz pınar.
- rica ederim.
- rica ederim.
şimdi hep beraber:
kroyum ama para bende?10/31/2009
sen öykünsenmedin ama ben ettim
24 saat mimarlık tayland'da bi çocuk eğitim merkezi yapmış. binayı gördüğüm her mecra "tamamlandı." olarak haber verdiğinden ben de öyle dersem dört gözle bu binayı beklermişim gibi olabilir. cool durur muyum? olabilir. takdir-e şayan iş. ama hakkaten iş.
binayla ilgili demek istediğim orası değil zaten. darth vader'a benziyosun. çocuklar korkmasın?

Libellés :
acayip hayvanlara benziyirsen
10/15/2009
10/09/2009
ben mi faşistim siz mi malsınız?
lisedeyken "cat giyen solcular" damgası yiyen solculardık. etiketimiz buydu. atatürk'ü çok seven solcuydu o zamanlar. sonrasında üniversiteye girerken "aman" derlerdi ki uzak duralım olaydan bitenden. üniversitesiteye gelince benim ortamda pek fazla ülkücü, sağcı olmadığından belki de zaten etime sütüme karışan olmadı, depreşmedim. olup biten tek şey sol meselelerdi. ki artık galiba o da yok. farkettiğim tek şey bu insanların senelerce okulu bitiremeyenlerden olmasıydı. sol dediğin şey de beni itti o noktada. yani atalar belki doğru dedi. sonra zannımca üniversitede ülkücülerin pek olmaması da lisede ülkücülerin pek başarılılardan olmamasıydı. bi de konuşurken gözüne bile bakmayan, seni mahrem bilen arkadaşlar da vardı. made in FEM.
bunları derken 3 5 tane olduğundan da bahsetmek isterim ki büyük çoğunluk bu bağlamda hiçbirşeydi. politik görüşüyle ortada gezenden pek hazetmem ama akp çıkana kadar insanın giyiminden kuşamından anlardın o ayrı mesele. şimdi ise akp'ye oy vermek bir demokratiklik, bir ekonomik istikrar meselesi. kim daha demokrat kim değil çözemiyorum. sanki boyun kadar hisse senedin var da ekonomik istikrar derdindesin. neyse konum sen değilsin. benim cinsel olarak istediğim cinsiyet budur diye gezeni sevmediğim kadar, benim politik görüşüm budur o yüzden bıyığım da böyle insanları da pek sevmiyorum yaklaşık bir 40 yıldır. ondan önce severdim gençtim. "biz özal çocuğuyuz maalesef" tarzı açıklamalardan da hoşlanmama sebebim benim olmadığımı iddia etmemden midir bilmiyorum. altın günlerinin mark günlerine dönüştüğü günleri gördün diye sevmediğin bir adamın çocuğu olmak zorunda değilim diye düşündüm.
insanların politik görüşlerinin ayyuka çıkması zorundalığına inanmıyorum. ama oy verirken bile bir politik görüş ortaya koymayanların -ortaya derken kendi içinde bir ortalıktan bahsediyorum- normal olmadığını düşünüyorum. "ilerde anne olacaksın, günlerde bunlar konuşulcak, aile dostunuz aile gelecek en az iki çift politika konuşurken sen ney diyeceksin? baba desen zaten her akşam her haberi izlemek zorunda, kelebek'ini okuduğun gazetenin ana ekinin yazılarını okumak zorunda kalacaksın. sen bu yaşta bu halde napıyorsun?" demek isterdim, şimdi burası nasılsa benim şimdi yazıyorum. politik görüşü olmayanlar ve bunu istemeyenler de zaten olana ayrı uyuz olur. keza tercih meselelerinde farklıyı tercih edenlerin birbirinden hoşlanmaması gibi bi durum. kimse "bi politik görüşüm olsun istiyorum ama olmuyor" dememiştir heralde.
velhasıl kelam. hoşlandığı çocuk anarşist diye anarşist olan kızlardan hazmetmemekle beraber aslında hoşlandığı çocuğun anarşizminden de hazetmiyo değilim. görüşü olan insana sempatiyle yaklaşıyorum der ve amerikanvari bot giydim diye bana "ne biçim solcusun?" diyen o insanlara kıl olmuş iken bu her işçi bayramını piç eden ve hiç bi protestoyu layıkıyla gerçekleştirmeyen bu zibidi gençlik beni kendime yabancılaştırıyor. keza diyesim geldi ki gidin sizden görüş istemiyorum. sonra bi de saydım "oooh ayağında nike, sırtında eastpak, altında levi's..." bu nasıl bir zarar verme hırsıdır ki nereye verilmesi gerektiğini bilmez? "her yere yazdığın o A'yı ilk yazanlar senin gibi zibidi miydi?" insan canına da mı karşısın bu başka bi sorum, "mülkiyete mi karşısın?" bu sonraki sorum, "imf'ye madem karşısın niye amerikan bayrağı gibi geziyosun?!" bu da ben yazana kadar klişeleşmiş sorum.
sizin yüzünüzden imf sempatizanı oldum. rahat bırakın işçiyi, anti emperyalisti. dünya bankası'nın para kasaları olmadığını bilen tek 30 yaş altı insan da benim zaten.
bunları derken 3 5 tane olduğundan da bahsetmek isterim ki büyük çoğunluk bu bağlamda hiçbirşeydi. politik görüşüyle ortada gezenden pek hazetmem ama akp çıkana kadar insanın giyiminden kuşamından anlardın o ayrı mesele. şimdi ise akp'ye oy vermek bir demokratiklik, bir ekonomik istikrar meselesi. kim daha demokrat kim değil çözemiyorum. sanki boyun kadar hisse senedin var da ekonomik istikrar derdindesin. neyse konum sen değilsin. benim cinsel olarak istediğim cinsiyet budur diye gezeni sevmediğim kadar, benim politik görüşüm budur o yüzden bıyığım da böyle insanları da pek sevmiyorum yaklaşık bir 40 yıldır. ondan önce severdim gençtim. "biz özal çocuğuyuz maalesef" tarzı açıklamalardan da hoşlanmama sebebim benim olmadığımı iddia etmemden midir bilmiyorum. altın günlerinin mark günlerine dönüştüğü günleri gördün diye sevmediğin bir adamın çocuğu olmak zorunda değilim diye düşündüm.
insanların politik görüşlerinin ayyuka çıkması zorundalığına inanmıyorum. ama oy verirken bile bir politik görüş ortaya koymayanların -ortaya derken kendi içinde bir ortalıktan bahsediyorum- normal olmadığını düşünüyorum. "ilerde anne olacaksın, günlerde bunlar konuşulcak, aile dostunuz aile gelecek en az iki çift politika konuşurken sen ney diyeceksin? baba desen zaten her akşam her haberi izlemek zorunda, kelebek'ini okuduğun gazetenin ana ekinin yazılarını okumak zorunda kalacaksın. sen bu yaşta bu halde napıyorsun?" demek isterdim, şimdi burası nasılsa benim şimdi yazıyorum. politik görüşü olmayanlar ve bunu istemeyenler de zaten olana ayrı uyuz olur. keza tercih meselelerinde farklıyı tercih edenlerin birbirinden hoşlanmaması gibi bi durum. kimse "bi politik görüşüm olsun istiyorum ama olmuyor" dememiştir heralde.
velhasıl kelam. hoşlandığı çocuk anarşist diye anarşist olan kızlardan hazmetmemekle beraber aslında hoşlandığı çocuğun anarşizminden de hazetmiyo değilim. görüşü olan insana sempatiyle yaklaşıyorum der ve amerikanvari bot giydim diye bana "ne biçim solcusun?" diyen o insanlara kıl olmuş iken bu her işçi bayramını piç eden ve hiç bi protestoyu layıkıyla gerçekleştirmeyen bu zibidi gençlik beni kendime yabancılaştırıyor. keza diyesim geldi ki gidin sizden görüş istemiyorum. sonra bi de saydım "oooh ayağında nike, sırtında eastpak, altında levi's..." bu nasıl bir zarar verme hırsıdır ki nereye verilmesi gerektiğini bilmez? "her yere yazdığın o A'yı ilk yazanlar senin gibi zibidi miydi?" insan canına da mı karşısın bu başka bi sorum, "mülkiyete mi karşısın?" bu sonraki sorum, "imf'ye madem karşısın niye amerikan bayrağı gibi geziyosun?!" bu da ben yazana kadar klişeleşmiş sorum.
sizin yüzünüzden imf sempatizanı oldum. rahat bırakın işçiyi, anti emperyalisti. dünya bankası'nın para kasaları olmadığını bilen tek 30 yaş altı insan da benim zaten.
10/05/2009
10/02/2009
ha mimar, ha tekniker
arkitera'da gördüğüm şu ilan kaç gündür aklımdan çıkmıyor. kaç? 3.
mimarların ofislere tasarım konusunda kendine güvenli olarak alınması ve tekniker olarak çalıştırılmasını cümle içinde bu kadar rahat kullandığı için AE Mimarlık'ı hayatta ayrı bir yere koyuyorum.
- En az 3 yıllık iş deneyimi olan,
- 2 boyutlu ve 3 boyutlu çizim programlarını profesyonel kullanabilen,
(AutoCAD, Photoshop, 3D Studio Max ve Wray)
- Tasarım konusunda kendine güvenen,
- Gelişime açık,
Mimar veya tekniker aranıyor.
- 2 boyutlu ve 3 boyutlu çizim programlarını profesyonel kullanabilen,
(AutoCAD, Photoshop, 3D Studio Max ve Wray)
- Tasarım konusunda kendine güvenen,
- Gelişime açık,
Mimar veya tekniker aranıyor.
mimarların ofislere tasarım konusunda kendine güvenli olarak alınması ve tekniker olarak çalıştırılmasını cümle içinde bu kadar rahat kullandığı için AE Mimarlık'ı hayatta ayrı bir yere koyuyorum.
9/16/2009
gaybanalar
üniversite hayatıyla başladı bu topluluk içinde/topluluk için çalışma durumu. o zamana kadar karnenin için sağ köşesinde duran 5 pekiyilerimizden birinin sahibiydi. üniversiteye girdiğimden beridir ki anladım ki sol tarafa almak lazımmış onu. hatta beceremeyeni üniversitelerin komün çalışma ortamı gerektiren bölümlerine almasınlar, gerekirse mezun olmasın. bu konuda da faşistim artık. ben ki alemin tembeli beni bile bezdirdiniz allahsızlar.
tembel demişken gaybanalık ile tembellik arasındaki farkı bilmek gerekir. mevzumuza bahis gaybanalar, bir toplu projede görevi diğerlerine yıkanlarla hayatıma girdi. şimdi zorlayınca kime bu yüzden gıcık olduğumu hatırlamamla birlikte sinirim geçmiş o derece uzun zaman oldu. her tembel olan gaybana olmaz. gaybanalar bunlar yüzsüz olur. ama ben bundan burada bahsetmicem dedikçe deşer oldum biri beni durdursun.
"çok çalışkanım, çok başarılıyım" diye kendine titr edinmiş ya da öyle zannettirmiş gaybanaların hiç bi işe yaramadığını görüp bilerken kendime tembel diyerek haksızlık ediyor olduğumu zaten geçtiğimiz çalışma hayatı yıllarımda gördüm. o orda bitti. şu yeni çalışma hayatımda diğer tarafın ne garip bi yer olduğunu, içindekilerin de ilginç olduğunu düşünürken onlara da haksızlık ediyor olduğumu bildim çünkü herkes içinde bir grup insanmış aslında garip olan. evet gaybanalar. platon'un dünyasında değiliz, olur böyleler.
biz tembellerin derdi kendiyle olur. misal yapmaz yapmaz son güne kalır sabahlar. ya da tek başınadır, yapmaz seneye yaparım der. ama tembeller de olsa gaybana değillerse yarı yolda bırakmazlar.
son zamanlarda sıkça yaşadığımız üzre, kendisi atlayan ya da kendisinden yeterinden fazla zaman önce "olur"unu aldığım/aldığı insanların son dakika gollerinin ardı arkası kesilmiyor. benim anlamadığım şudur ki; evet liseyi dedem de bitirir ama üniversiteyi de nasıl bitirip sonraki aşamalara gelinebildiği. sosyal zeka mı yoksa bildiğin zekanın eksikliği midir ki içinde bulunulan ya da içinde bırakılan durumun ehemmiyeti kavranılmıyor olsun. ve insanlar başlarını kuma gömerek mi o gece rahat uyuyorlar, yoksa zaten yarattıkları bu durumlarda uykusuz kalsalar hiç büyümezler miydi?
seni işe aldıkları için önceki işinle konuşup ayrılmanın akabinde "başkasıyla çalışmaya karar verenler" var bu dünyada. ya da "hocam" diye hitap ettiklerin arasında son güne gelip de hala yapmadığı iş için "ben almiyim o zaman" diyip "çayını tazeleyim mi?" diye sorulduğunu zannedenler var. hatta seni ilkokul öğretmeni (kendi ilkokul öğretmeni vadaymin) zannedip "o vardı bu vardı" diyenler var. evde gazetenin verdiği karton maketten bi süre sonra bi geridönüş alamasan annene "benim çiftliğim noldu?" diye sorman mı diye sorasımın geldiği şu noktada, yaptığı bi işin peşinde olmayanların bulundukları -bi yerde bulunmuş olmasını bişey olduğunu varsayalım- yerde nasıl bulunduklarını sorgularken, aynı seviyede -diyelim öyle olsun- bulunan bir diğerinin 3 gün sonra "bizim şey noldu?" diye sorması da idrakı iyice zorlaştırıyor. bi de bunun yanında kendi kendine, sana cevap vermeden yapması gereken işi sonraya erteleyenler olmaz mı, burda onlardan bahsettiğimize göre olur. bunlar zaten genelde "arkadaş" diye bir üçüncü kişiye anlatırken bahsettiklerinden çıkıyor. ki ben aslında bu dersi aldıydım da. aylık yayınlanan bir yayında "yazarımız kendini ne sandığını bilemediğimizi sandığımız bir sebepten yazısını yazamamıştır" denildiğinin görüldüğü bir yerler var bu dünyada heralde o dersi almamışım ben. adam değilse bir insan adammış gibi davranması daha da garipleştiriyo evrenin nefes alınan yerlerini.
*bu filmlerin hepsini gören ben değilim, alınan olursa gerçek bile varsa "onu ahmet'e sorun yahu" diycem.
tembel demişken gaybanalık ile tembellik arasındaki farkı bilmek gerekir. mevzumuza bahis gaybanalar, bir toplu projede görevi diğerlerine yıkanlarla hayatıma girdi. şimdi zorlayınca kime bu yüzden gıcık olduğumu hatırlamamla birlikte sinirim geçmiş o derece uzun zaman oldu. her tembel olan gaybana olmaz. gaybanalar bunlar yüzsüz olur. ama ben bundan burada bahsetmicem dedikçe deşer oldum biri beni durdursun.
"çok çalışkanım, çok başarılıyım" diye kendine titr edinmiş ya da öyle zannettirmiş gaybanaların hiç bi işe yaramadığını görüp bilerken kendime tembel diyerek haksızlık ediyor olduğumu zaten geçtiğimiz çalışma hayatı yıllarımda gördüm. o orda bitti. şu yeni çalışma hayatımda diğer tarafın ne garip bi yer olduğunu, içindekilerin de ilginç olduğunu düşünürken onlara da haksızlık ediyor olduğumu bildim çünkü herkes içinde bir grup insanmış aslında garip olan. evet gaybanalar. platon'un dünyasında değiliz, olur böyleler.
biz tembellerin derdi kendiyle olur. misal yapmaz yapmaz son güne kalır sabahlar. ya da tek başınadır, yapmaz seneye yaparım der. ama tembeller de olsa gaybana değillerse yarı yolda bırakmazlar.
son zamanlarda sıkça yaşadığımız üzre, kendisi atlayan ya da kendisinden yeterinden fazla zaman önce "olur"unu aldığım/aldığı insanların son dakika gollerinin ardı arkası kesilmiyor. benim anlamadığım şudur ki; evet liseyi dedem de bitirir ama üniversiteyi de nasıl bitirip sonraki aşamalara gelinebildiği. sosyal zeka mı yoksa bildiğin zekanın eksikliği midir ki içinde bulunulan ya da içinde bırakılan durumun ehemmiyeti kavranılmıyor olsun. ve insanlar başlarını kuma gömerek mi o gece rahat uyuyorlar, yoksa zaten yarattıkları bu durumlarda uykusuz kalsalar hiç büyümezler miydi?
seni işe aldıkları için önceki işinle konuşup ayrılmanın akabinde "başkasıyla çalışmaya karar verenler" var bu dünyada. ya da "hocam" diye hitap ettiklerin arasında son güne gelip de hala yapmadığı iş için "ben almiyim o zaman" diyip "çayını tazeleyim mi?" diye sorulduğunu zannedenler var. hatta seni ilkokul öğretmeni (kendi ilkokul öğretmeni vadaymin) zannedip "o vardı bu vardı" diyenler var. evde gazetenin verdiği karton maketten bi süre sonra bi geridönüş alamasan annene "benim çiftliğim noldu?" diye sorman mı diye sorasımın geldiği şu noktada, yaptığı bi işin peşinde olmayanların bulundukları -bi yerde bulunmuş olmasını bişey olduğunu varsayalım- yerde nasıl bulunduklarını sorgularken, aynı seviyede -diyelim öyle olsun- bulunan bir diğerinin 3 gün sonra "bizim şey noldu?" diye sorması da idrakı iyice zorlaştırıyor. bi de bunun yanında kendi kendine, sana cevap vermeden yapması gereken işi sonraya erteleyenler olmaz mı, burda onlardan bahsettiğimize göre olur. bunlar zaten genelde "arkadaş" diye bir üçüncü kişiye anlatırken bahsettiklerinden çıkıyor. ki ben aslında bu dersi aldıydım da. aylık yayınlanan bir yayında "yazarımız kendini ne sandığını bilemediğimizi sandığımız bir sebepten yazısını yazamamıştır" denildiğinin görüldüğü bir yerler var bu dünyada heralde o dersi almamışım ben. adam değilse bir insan adammış gibi davranması daha da garipleştiriyo evrenin nefes alınan yerlerini.
*bu filmlerin hepsini gören ben değilim, alınan olursa gerçek bile varsa "onu ahmet'e sorun yahu" diycem.
9/03/2009
kibrit
bundan 15 gibi gün önce, bulaşık yıkarken -evet o benim- camdaki tele dadanan bir kedi gördüm sanki. sanki yangından kaçıyomuş da teli yırtmazsam ölcekmiş gibi miyavlıyodu. küçük sesiyle. bir tele tırmanır bir cama doğru geçip beni de korkuttu mevz-u bahis yavru kedi. en miniklerin bir boy büyüğü. kedi sevmeyen insan olarak sinir olma ve korkma suretleriyle gerilerek camı kapadım o derece. bir yandan yemek vermek de bir "ben kedi sevmem" insanı olsam da aklımdan geçmedi değil ama kedi evin o camından girip karşıki camından çıkmak istercesine garip bi motivasyona sahipti, camı açamazdım. daha önce tecrübe etmediydim böyle bir ekşını. sonra cenker gelince ona dedim ki yemek mi versek. arsız ve pis ve yüzsüz hayvanlar da olsalar çok aç olmalıydı. sonra verdik, ekmek-süt. ki telli olan camla telsiz olan cam arasında demirlerin arasından patır patır koşuşundan anlamalıydım bu kedide bişey var. bişey. bir kaç gün camdan besledik. bir gün kendisine mama aldık o derece. o gün gelmemiş cenk bey dedi. içeri bi alsak mı lan muhabbetleri o gün "kahretsin biri aldı kesin" lanetine dönüşmeye başlamıştı ki cenk bey bi akşam arayıp geldi diye miiiiyy miiiyyy sesini dinletince oh be dedim. buralar anneme geliyor, umarım gidiyordur. bi de tekrar aynı mutfak telinden dadandığı bi gün kendisine su serptiydim o yüzden küstü zannettim. bazen insanlar ve diğer hayvanlar arasındaki fark anlatılırken ben ateşteyliydim diye düşünmüyo değilim. ertesi gün geldiğimde (burdaki -m de anneme gelsin) eve buyur ettik. temkinliydi. veterinere götürdük kediyi ve kendimizi sağlama alma ve sayıları 50yi bulan yüzlerce pireyi dökme sürecine girdik. ve işte benim doktora çocuğunu götüren anne gibi konuşmaya başladığımın nokta da bu oldu.
cenker bu fotoğrafı kediyi dondurup sonra mı çekti onu da anlamadım ama ikisini de seviyorum.
hiç kedi sevmemiş ve hiç de sevmemiş insan olarak amerika'yı yeniden keşfediyorum. "bu kedi rahat nefes alamıyor, hırlıyor amanın" gibi garip paranoyalarımın yanında "bu kedi alerji olmuş gibi ciddi tespitlerim de oluyor. istatistiklere bakıp "hahah google'a soru yazmışlar lan" demelerin akabinde google'a garip garip sorular soruyorum. örnek vermek istemiyorum. bu garip soruların %100ü kedi kelimesini içerirken, kedi kelimesini içeren aramaların tüm aramalar içindeki yüzdesi 90'larda salınıyor.
kediyle yaşayıp kavradıklarım arasında kedilerin osuruyomuş olduğunu bilmesem de olurmuş. ama bunu da çözdük abisi.
birlikte geçirdiğimiz ilk vakitlerde, koynuma yatıp, patisini burnuma koyduğu zamanlarda bir övünç vardı, "bu kedi beni annesi zannediyor haha" diye.. şimdi ise utanarak söylüyorum sanırım gariplik bende kibrit*'i 9 ay karnımda taşımışım zannediyorum.
* kibrit konusunda hala emin değilim ama oldu bi kere. hikayesi var en azından pınar gibi değil.
hiç kedi sevmemiş ve hiç de sevmemiş insan olarak amerika'yı yeniden keşfediyorum. "bu kedi rahat nefes alamıyor, hırlıyor amanın" gibi garip paranoyalarımın yanında "bu kedi alerji olmuş gibi ciddi tespitlerim de oluyor. istatistiklere bakıp "hahah google'a soru yazmışlar lan" demelerin akabinde google'a garip garip sorular soruyorum. örnek vermek istemiyorum. bu garip soruların %100ü kedi kelimesini içerirken, kedi kelimesini içeren aramaların tüm aramalar içindeki yüzdesi 90'larda salınıyor.
kediyle yaşayıp kavradıklarım arasında kedilerin osuruyomuş olduğunu bilmesem de olurmuş. ama bunu da çözdük abisi.
birlikte geçirdiğimiz ilk vakitlerde, koynuma yatıp, patisini burnuma koyduğu zamanlarda bir övünç vardı, "bu kedi beni annesi zannediyor haha" diye.. şimdi ise utanarak söylüyorum sanırım gariplik bende kibrit*'i 9 ay karnımda taşımışım zannediyorum.
* kibrit konusunda hala emin değilim ama oldu bi kere. hikayesi var en azından pınar gibi değil.
8/27/2009
ordos 100
Ordos 100, süt zengini diye bildiğim bi adamın aldığı arsaarsaarsaarsayı 100 tane mimara verip "bana ev yapın" demesiyle başlayan ve gerçekten de inşa edilen bi proje.
okuldayken eğime, yandaki binalara, bu olmaz diyen hocalara küfretmemeyi öğrendik. biliyoruz ki boş ve dümdüz arsa verseler beyaz kağıt sendromuna giriyosun. birinin gık demesi işe yarayabiliyo. yağcılarda incek var gibi oldu ama hayır, mezun oldum.
dediler ki işveren var, para yok; mimarın işi zor. buna inandık.
Ordos 100, mimarın %100 özgür olduğunda ne gudiklikler ortaya çıkardığının açık hava müzesi olarak karşımızda, adı bu yüzden öyle belki.
bekliyoruz bizim mimarlar (han tümertekin mimarlar) ne yapacak.
okuldayken eğime, yandaki binalara, bu olmaz diyen hocalara küfretmemeyi öğrendik. biliyoruz ki boş ve dümdüz arsa verseler beyaz kağıt sendromuna giriyosun. birinin gık demesi işe yarayabiliyo. yağcılarda incek var gibi oldu ama hayır, mezun oldum.
dediler ki işveren var, para yok; mimarın işi zor. buna inandık.
Ordos 100, mimarın %100 özgür olduğunda ne gudiklikler ortaya çıkardığının açık hava müzesi olarak karşımızda, adı bu yüzden öyle belki.
bekliyoruz bizim mimarlar (han tümertekin mimarlar) ne yapacak.
bir la havle çeksem karşıki dağlar duyar
belli bi hayat/politik/vs. görüşü olan tanıdıklar genelde olmayanlardan daha salak.
"bütün genellemeler tehlikelir, hatta bu genelleme de..."den geliyor... alexandre dumas.
"bütün genellemeler tehlikelir, hatta bu genelleme de..."den geliyor... alexandre dumas.
8/10/2009
bana göre bu kürt açılımıdır
dün gece yarısından itibaren teker teker bütün kafası çalışan arkadaşları ve de tanıdıkları doğuya askere gönderiyo olmamız nasıl bir tesadüf bilmiyorum. en yakını tokat. nato'da skora mı oynuyoruz acaba ya da askerlik 12 aya çıkıcakmış talep fazlasını doğuya dağıtıyolar diye de düşündüm ama karar verdim bu kürt açılımı.
asker yapıcak orda arabuluculuğu ondan doldurdular oraya okumuş akıllı çocukları. taktiği de olmayan bi skandal.
asker yapıcak orda arabuluculuğu ondan doldurdular oraya okumuş akıllı çocukları. taktiği de olmayan bi skandal.
8/09/2009
tarihte bugün ve üç gün önce
haberlerde görmesem hatırlamıyodum o ayrı.
gelecekten özge'ye gelen edit:
6 ağustos 1945 ve 9 ağustos 1945 tarihlerinde amerika belden aşağı vurarak japonya'yı iki kere atom bombasıyla vurdu. vurmuş. hiroşima ve nagasaki. ben ağustos'ta rapsodi adlı filmi izlediğimde öğrenmiştim. gazete ansiklopedilerinden takip edip tarihin unutulmayanlarına katmış idim ki o zamanlar wikipedia yoktu şimdi var, bakalım. şimdi bakınca ne çok olmuş olduğunu anladım. o zamanlar kural değişmemişti, ağustos'da rapsodiydi. bu resimdeki enola gay. ilk atom bombasını atan uçak. format ve isim gereği benim 6 ağustos'ta bunları yazıyo olmam gerekirdi ama kaçırdım o da ayıp oldu.
gelecekten özge'ye gelen edit:
6 ağustos 1945 ve 9 ağustos 1945 tarihlerinde amerika belden aşağı vurarak japonya'yı iki kere atom bombasıyla vurdu. vurmuş. hiroşima ve nagasaki. ben ağustos'ta rapsodi adlı filmi izlediğimde öğrenmiştim. gazete ansiklopedilerinden takip edip tarihin unutulmayanlarına katmış idim ki o zamanlar wikipedia yoktu şimdi var, bakalım. şimdi bakınca ne çok olmuş olduğunu anladım. o zamanlar kural değişmemişti, ağustos'da rapsodiydi. bu resimdeki enola gay. ilk atom bombasını atan uçak. format ve isim gereği benim 6 ağustos'ta bunları yazıyo olmam gerekirdi ama kaçırdım o da ayıp oldu.
8/02/2009
açmak gerekirse
ilk önce demek istediğim şuydu:
mustafa kaya isimli gazetecimiz -bizim o- istiklal caddesi'ni kesen paralel sokakların da trafiğe kapatıldığına dair sanki istiklal caddesi trafiğe ilk defa kapatılıyomuş gibi bi haber yapmış. belediye reklamı işte geçiniz. zaten televizyonda gördüğüm haberde de ahmet mushak'a "indir indir, kaldır kaldır" bi haber yapıyorlardı. konudan sapmamayı düşünürsem haberdeki mevz-u bahis şanzelize'den bahsetmek istiyorum. "oooohoooo champs elysees" bi insan gibi durmak da istemiyorum esasen -vazgeçtim istiyorum- değinmeden edemicüüm. asıl sorun aslında bir gazetecinin ooo şanzelize'yi yaya yolu sanması da değil. gitmemiştir, gitmiştir de kaldırımdan yürümüş sadece vitrin bakmış öbür tarafa bakmamıştır olabilir. asıl merak ettiğim ahmet musak mı acaba gazetecilere "biz burada şanzelize'yi örnek aldık" gibi bi açıklama mı yaptı? asıl sorun yani "zaten" bi belediye başkanının "zaten" yaya yolu olan bi yolu yayalaştırırken araç yolunun yaya yolu kısmını örnek alması da değil. sorun arkitera'nın dondurulduğu şu günlerde haberlerin içinde en son kopi pest yaptığı haberin bu olması. ya da vazgeçtim d) hepsi.
sonra demek istediğim de şuydu anlamadan etmeden dinlediğimiz şarkılarda bir numara sezen aksu (SAV) şu cümlede geçsin istiyorum öncelikle. evet bu ayrı bir paragrafı hakediyor.
bir diğeri olarak da suavi dinlemez miydik küçükken? "burası da asfalt değil halil'im aman bitez yalısı" derken, bitez'i neyseki hatırı sayılır bi kaç sene önce öğrenmişken, en son aspat'a gitmesem sittin sene de bilemezdim benim bildiğim kelimelerin ne kadar yanlış ne kadar kifayetsiz olduğunu. çok gezen bilmiş atam. zaten bazı türk şarkılarının ne dediğini anlamak bir kısım gavur şarkılarından daha zor. ingilizcem iyi demek istemedim aslında ama şık durdu böyle bırakıyorum.aspat plajı'nda meltem cumbul ve kıvanç tatlıtuğ ve yanlarında yaşları asla birbirini ve çiftten birini tutmayan bir grup insan vardı. görünce "ay sevsem bari amaaaan" desem de insan ünlü görünce bakıyormuş be atam onu keşfettim. gördüğümüz günün akabinde bir gün ya da belki bir saat, bir de baktım ki "head and shoulders" reklamı çıkmış kıvanç ile. orda diyor ki ben gündelik hayatımda koşarım zıplarım. hahayt dedim -sosyetik olmak böyle bişeymiş duyduğunu yemiyosun-. kendisini yerle paralel 180 derece görmediğim dk yok. camış gibi yattı aspat boyu halilim. bi kere kalktı yanımızdan geçti onda da meltem cumbul ona "hasta olan sensin" demiş. orda dedim acaba hasta mı. camış gibi yatan bi kıvanç tatlıtuğ'u yattığı yerden tanıyosun da beğenmiyorum sevmiyorum diye ayak mı yapıyosun derseniz ki o da öyle değil. ilk girerken "içerde kıvanç tatlıtuğ'la meltem cumbul var" dediler. "a ye çok pahalıymış ama değer" diycez mi sandılar bilmiyorum. ayrıca ortamdaki yaşı sen de 21, kendim de küçük gösterdiğimden ben diyim 26 olan çocukla kafa tokuşturdu kıvanç tatlıtuğ benim için başlamadan bitti.
şu noktaya kadar çok da bahsedilmesinin caiz olmadığı insanlardan bahsettim o yüzden dün gece enip'in yönlendirmesiyle haberturk'de izledim cüppeli ahmet efendi'yi (sav) de burda görmek istiyorum. adını enip attı ben mi yiyorum bilmem. baya bomba bi amcamızmış. komşunun karısına sulanmak hatta daha da ileri gitmek en büyük günah.
bunların ahmet efendi hariç hepsi fani o da dahil hepsi magazin evet. julian casablancas albüm yapıyomuş. insanın içini 3 5 saniyede hoplattıran bir preview'la karşımda. bir vokalistin grup dağılmadan solo albüm yapması ilginç esasen. hayırlısı.
mustafa kaya isimli gazetecimiz -bizim o- istiklal caddesi'ni kesen paralel sokakların da trafiğe kapatıldığına dair sanki istiklal caddesi trafiğe ilk defa kapatılıyomuş gibi bi haber yapmış. belediye reklamı işte geçiniz. zaten televizyonda gördüğüm haberde de ahmet mushak'a "indir indir, kaldır kaldır" bi haber yapıyorlardı. konudan sapmamayı düşünürsem haberdeki mevz-u bahis şanzelize'den bahsetmek istiyorum. "oooohoooo champs elysees" bi insan gibi durmak da istemiyorum esasen -vazgeçtim istiyorum- değinmeden edemicüüm. asıl sorun aslında bir gazetecinin ooo şanzelize'yi yaya yolu sanması da değil. gitmemiştir, gitmiştir de kaldırımdan yürümüş sadece vitrin bakmış öbür tarafa bakmamıştır olabilir. asıl merak ettiğim ahmet musak mı acaba gazetecilere "biz burada şanzelize'yi örnek aldık" gibi bi açıklama mı yaptı? asıl sorun yani "zaten" bi belediye başkanının "zaten" yaya yolu olan bi yolu yayalaştırırken araç yolunun yaya yolu kısmını örnek alması da değil. sorun arkitera'nın dondurulduğu şu günlerde haberlerin içinde en son kopi pest yaptığı haberin bu olması. ya da vazgeçtim d) hepsi.
sonra demek istediğim de şuydu anlamadan etmeden dinlediğimiz şarkılarda bir numara sezen aksu (SAV) şu cümlede geçsin istiyorum öncelikle. evet bu ayrı bir paragrafı hakediyor.
bir diğeri olarak da suavi dinlemez miydik küçükken? "burası da asfalt değil halil'im aman bitez yalısı" derken, bitez'i neyseki hatırı sayılır bi kaç sene önce öğrenmişken, en son aspat'a gitmesem sittin sene de bilemezdim benim bildiğim kelimelerin ne kadar yanlış ne kadar kifayetsiz olduğunu. çok gezen bilmiş atam. zaten bazı türk şarkılarının ne dediğini anlamak bir kısım gavur şarkılarından daha zor. ingilizcem iyi demek istemedim aslında ama şık durdu böyle bırakıyorum.aspat plajı'nda meltem cumbul ve kıvanç tatlıtuğ ve yanlarında yaşları asla birbirini ve çiftten birini tutmayan bir grup insan vardı. görünce "ay sevsem bari amaaaan" desem de insan ünlü görünce bakıyormuş be atam onu keşfettim. gördüğümüz günün akabinde bir gün ya da belki bir saat, bir de baktım ki "head and shoulders" reklamı çıkmış kıvanç ile. orda diyor ki ben gündelik hayatımda koşarım zıplarım. hahayt dedim -sosyetik olmak böyle bişeymiş duyduğunu yemiyosun-. kendisini yerle paralel 180 derece görmediğim dk yok. camış gibi yattı aspat boyu halilim. bi kere kalktı yanımızdan geçti onda da meltem cumbul ona "hasta olan sensin" demiş. orda dedim acaba hasta mı. camış gibi yatan bi kıvanç tatlıtuğ'u yattığı yerden tanıyosun da beğenmiyorum sevmiyorum diye ayak mı yapıyosun derseniz ki o da öyle değil. ilk girerken "içerde kıvanç tatlıtuğ'la meltem cumbul var" dediler. "a ye çok pahalıymış ama değer" diycez mi sandılar bilmiyorum. ayrıca ortamdaki yaşı sen de 21, kendim de küçük gösterdiğimden ben diyim 26 olan çocukla kafa tokuşturdu kıvanç tatlıtuğ benim için başlamadan bitti.
şu noktaya kadar çok da bahsedilmesinin caiz olmadığı insanlardan bahsettim o yüzden dün gece enip'in yönlendirmesiyle haberturk'de izledim cüppeli ahmet efendi'yi (sav) de burda görmek istiyorum. adını enip attı ben mi yiyorum bilmem. baya bomba bi amcamızmış. komşunun karısına sulanmak hatta daha da ileri gitmek en büyük günah.
bunların ahmet efendi hariç hepsi fani o da dahil hepsi magazin evet. julian casablancas albüm yapıyomuş. insanın içini 3 5 saniyede hoplattıran bir preview'la karşımda. bir vokalistin grup dağılmadan solo albüm yapması ilginç esasen. hayırlısı.
bulaşık makinesi
evde yenilen her yemek sonrasında "bulaşık makinesi olmasaydı şimdi ne yapardım?" diye düşünüp de bulaşık makinesiz bi dünya kabusuna altlık oluşturan varsa diye söylüyorum; bulaşık makinesi icat edilmemiş olsaydı ben bulurdum. net!
8/01/2009
ayşe arman olur başka kadın olur
ettiğim en nefret "insanların hakkımda ne düşündüğü umrumda değil" yalanı.
7/29/2009
hayat
sen dururken biri etrafında dönerse hayat basar; o durur da sen dönersen miden bulanır, kusarsın. büyüğürsün, senin için bitmiştir, bi daha da dönmen. amin.
7/28/2009
kendime not v.2
arkiv diyor ki boğaçhan dündaralp;
"1980'de İzmir'de ilköğretimle başlayan zorunlu resmi eğitimlerini 1997 yılında İzmir Dokuz Eylül üniversitesi Mimarlık Bölümü'nden mezun olarak tamamladı.."
zorunlu resmi eğitimimi yeni tamamlamışım haberim olsun.
"1980'de İzmir'de ilköğretimle başlayan zorunlu resmi eğitimlerini 1997 yılında İzmir Dokuz Eylül üniversitesi Mimarlık Bölümü'nden mezun olarak tamamladı.."
zorunlu resmi eğitimimi yeni tamamlamışım haberim olsun.
7/27/2009
kendime not
"şanzelize" yaya yoluymuş!
julian casablancas çok güzel müzik yapmış
kıvanç tatlıtuğ hastaymış, burası da asfalt değil aspatmış halilim.
julian casablancas çok güzel müzik yapmış
kıvanç tatlıtuğ hastaymış, burası da asfalt değil aspatmış halilim.
7/18/2009
basının gücü
hepsiburada.com hala alışveriş etmeye devam etsem de çok aptal bi sitedir:
süper gönderi diye dedikleri ürünleri diğer ürünlerle karıştırmiyim ki hızını kesmiyim dersin, diğeri gelir, süper gönderidekiler gelmez. o ürünler de 3 gündür paketlenme durumunda zaten. zayıflicam zayıflıyamıyorum onun yüzünden rockncoke'a şişko gitcem.
bu konuyla ilgili şikayetini yazdım. sitenin yönetmeliğinden bir paragrafı aldı copy paste etti. kişiye özel sancam ben de onu tabi.
önce bi siparişiniz kargoya verildi diye mail atar, sonra siparişiniz bankanın onayını bekler der. sonra der ki tıklayın onaylayın. ben banka mıyım acaba diye tıklarsın sipariş kargoya verildi sayfası, takip edin buyrun da var. ama takip zamazingosu boş. iş günüymüş.
zaten aras kargonun kro kargo takibini de istemezük ama aynı sokaktayız diye onu seçip duruyoring.
bi daha yazdım. evde kalmış şikayetçi teyze moduna soktunuz beni dememek için zor durdum.
asıl atam "ben bunca okulu bunu yemek için mi okudum laan?" diyemedim o çok içimde kaldı.
süper gönderi diye dedikleri ürünleri diğer ürünlerle karıştırmiyim ki hızını kesmiyim dersin, diğeri gelir, süper gönderidekiler gelmez. o ürünler de 3 gündür paketlenme durumunda zaten. zayıflicam zayıflıyamıyorum onun yüzünden rockncoke'a şişko gitcem.
bu konuyla ilgili şikayetini yazdım. sitenin yönetmeliğinden bir paragrafı aldı copy paste etti. kişiye özel sancam ben de onu tabi.
önce bi siparişiniz kargoya verildi diye mail atar, sonra siparişiniz bankanın onayını bekler der. sonra der ki tıklayın onaylayın. ben banka mıyım acaba diye tıklarsın sipariş kargoya verildi sayfası, takip edin buyrun da var. ama takip zamazingosu boş. iş günüymüş.
zaten aras kargonun kro kargo takibini de istemezük ama aynı sokaktayız diye onu seçip duruyoring.
bi daha yazdım. evde kalmış şikayetçi teyze moduna soktunuz beni dememek için zor durdum.
asıl atam "ben bunca okulu bunu yemek için mi okudum laan?" diyemedim o çok içimde kaldı.
7/16/2009
memleketimden çattık manzaraları
Biraz önce müzisyen değilim ama niye atlıyorum her gördüğüme anlamıyorum diye diye ayda bi girdiğim myspace'de strokes'un videoları var diye ana sayfada yazmış gavurun oğlu.
Madem geldim hayrını göreyim diye tıkladım.
Annen "göster ama elletme" mi dedi allahsız? "Strokes yeni video çaktı buraya" derken beni ispanyol mu sandındı?
Ayrıyeten Binali yetmedi bi de sen mi başladın kro?!
Myspace seni kınıyorum, sana laflar hazırladım.
Madem geldim hayrını göreyim diye tıkladım.
"Üzgünüz, erişmeye çalıştığınız video, ülkenizde gösterilemiyor."
Annen "göster ama elletme" mi dedi allahsız? "Strokes yeni video çaktı buraya" derken beni ispanyol mu sandındı?
Ayrıyeten Binali yetmedi bi de sen mi başladın kro?!
Myspace seni kınıyorum, sana laflar hazırladım.
hayirlisi
biraz once eczaci para ustu olmasi gereken bozukluklar yerine asprin verdi iki tane. bu da boyle bi animdi, unutmicam.
Subscribe to:
Posts (Atom)



